Episode Transcript
[00:00:00] Speaker A: Arkadaşlar merhaba. Özgürce'ye hoş geldiniz. Bugün gördüğünüz üzere stüdyomuzda değiliz. Bugün Mardin Protestan Kilisesi'ndeyiz ve yanınızda değilim. Karşımda Mardin Protestan Kilisesi Pastörü Ender Peker var.
Hocam. Normalde ben hoş geldin diyorum ama bugün ben hoş buldum diye başlayayım. Çok teşekkürlerinizi burada ağırlıyorsun.
[00:00:22] Speaker B: Hoş geldiniz. Başkasına geldiniz. Ne demek? Sevinçle doluyuz buraya geldiğiniz için.
[00:00:26] Speaker A: Evet ya bizim için de hep böyle illa bir yola çıkalım yola çıkalım bir yerlere gidelim diyoruz ama aklımızda yüreğimizde hep Diyarbakır Mardin var. Bugün ilk durak olarak senin yanındayız. Seninle Birçok konferansta karşılaştık, sohbet ettik, yazıştık zaman içinde. Fakat gelip de özgürce podcast'ın böyle birinci yılını daha yeni tamamladık. Bir yılı geçti ve biraz daha açılıp amacı podcast'in kısacası insanların bizi tanıması. Sadece teolojik anlamda değil, neye inanıyorlar değil, yeteri kadar videomuz var. Daha da olmalı ama güzel yetenek kadar o anlamda var. Ama bizi tanımıyorlar. Beni bayağı bir tanıdılar son bir yıl içinde ama seni tanıyalım. Biraz kendinden ailenden bahsedersen çok iyi olur. Ondan sonra birçok sorun var senin için.
[00:01:10] Speaker B: Evet, evet.
Benim adım Ender Peker. Mardin Protestan Kilisesi'nin pastörüyüm.
Aslen Diyarbakırlıyım. Diyarbakır'ın Lice ilçesi var. Oralıyız.
Ve 2003 yılında İsa Mesih'e iman ettim. 2006 yılından sonra da hayatımı tamamen ona adadım. Çünkü iman etmek bir şey ama gerçekten hayatını adayıp adamlanmak da başka bir şey.
[00:01:33] Speaker A: Kesinlikle.
[00:01:34] Speaker B: Ve ondan sonra da kilisede doğum ettim. Oradan öğrendim. İşte teolojik eğitimlerde aldım, evlendim. Üç tane kızım var eşim Rojda. Ve kızlar da şimdi İsa Mesih'e doğru gidiyorlar. Epey bir zaman oldu. Son 12-13 yıldır da Mardin'deyiz. 12-13 yıl önce de Mardin'e taşındık. Burada hizmet etmek amacıyla ve Mardin'i sevdik. Buradayız artık. Kendimize Mardinli diyoruz.
[00:01:57] Speaker A: Mardin'i sevmemek çok zor. Yani özellikle bu tarihi bölgesindeyiz birlikte şimdi. Mezopotamya ayaklarının altında. Kutsal kitabı her okuduğunda ister istemez buralardan, bu bölgeden bir şey karşımıza çıkıyor. Hocam Mardin Protestan Kilisesi deyince ya da Protestan Kiliseleri deyince çok yeni, böyle son 20-30 yıl içinde gelişmiş bir grup olarak görülüyor. En azından bakış açımız toplum olarak böyle.
Fakat Mardin Protestan Kilisesi'nin geçmişi çok daha uzun.
Biraz geçmişinden bahseder misin bulunduğumuz bu lokasyonun?
[00:02:29] Speaker B: Evet, Protestanlık Avrupa'da çıktı, Almanya'da çıktı ve ondan sonra hem Avrupa'ya hem Amerika'ya doğru dağılmaya, yayılmaya başladı.
ve Osmanlı'ya 1810 yıllarında geldi. Amerika'dan, Amerikan grubu vardı.
Genelde bunlar eski geleneksel presbiteryen bir gruptu bildiğimiz kadarıyla ve onlar Osmanlı'ya geldiler.
İlk Protestanlı'nın Osmanlı'ya girişi, Türkiye'ye dolayısıyla girişi o zamanlar oldu.
Ve geldiklerinde işte kendilerini tanıttılar. Osmanlı İmparatorluğu o dönemde dedi tamam İmparatorlukta özgürsünüz. İstediğiniz gibi ne istiyorsanız yapabilirsiniz. Fakat İncil'i Müslümanlara anlatmayacaksınız. Ama Müslüman olmayanlara anlatabilirsiniz. Sorun yok. Yani Ermeniler var, Suriyenler var, Rumlar var, Yahudiler var, Ezidler var. Hani İmparatorluk büyük. Herkesinden insan var içinde. O zaman da kabul ettiler. Tamam dediler. O şekilde Osmanlı'da protestanlık akımı çoğalmaya başladı. Mesela 1800... Ondan bahsettik o zaman geldi. Mardin'de 1891 yılı nüfus sayımı var. Fransa'da Sorbonne Üniversitesi'nde orijinal nüfusası sergileniyor. Ve o dönemki sayıma göre Mardin'in bütün nüfusu zaten, Şırnak'ta Mardin'e dahil o zaman, 100.000 ya var ya yok yani öyle bir nüfus var. 100.000'i 120.000 arası bir şey. 67.000'i Hristiyan.
9000'i protestan.
Yani yaklaşık 140-150 yıl önce Mardin'de 9000 protestan var.
Sadece Mardin'de ve 140 yıl önce.
[00:03:59] Speaker A: Şu an Türkiye protestant sayısı, hemen hemen.
[00:04:03] Speaker B: Dolayısıyla yani çok ciddi bir protestant nüfus vardı. Sadece Mardin'de değil, Diyarbakır'da aynı şekilde. Mesela Diyarbakır'la ilgili belgeler var o dönemden kalma. Bizdedir, okuyoruz. Diyarbakır o kilisede hala duruyor, protestant kilisesi. Diyor biz pazar günleri tek seferde diyor ibadet yapamıyorduk, dört seans yapıyorduk. Pazar günü, dört seans. Ve o kilise yaklaşık 200-250 kişi alıyor ve pazar günü dört seans yapıyorlar. Açık bir rakam.
Dolayısıyla bütün bölgelerde de vardı. Bu kilisede antik bir bina. Bu binanın yaşını bilmiyoruz. Ne zaman yapılmış? Kimler tarafından yapılmış? Belli değil. Önceden Katolik cemaate ait bir yermiş. Artık onlar da kilise olarak mı kullanmış, divanhane olarak mı kullanmış bilmiyoruz. Ama umumi bir yer olarak kullanmışlar. Sonradan satmışlar mı ya da cemaat protestan mı olmuş? Orada da bir muamaa gibi bir şey var. Ama 1860 yılından itibaren, kürsüde de tarihi yazar, 1860 yılından itibaren burası protestan kilisesi olarak hizmet veriyor. 1965'e kadar. 1960'larda askeri darbe oldu. Türkiye'nin ilk askeri darbesi.
O askeri darbe protestanların üzerine çok gitti.
Önceden zaten azalmıştı. Birinci Dünya Savaşı, İkinci Dünya Savaşı, Mardin'deki Hristiyan sayısı, nüfusu azalmaya başlamıştı.
Ama 1960 askeri darbesinden sonra bu sayı protestanlar açısından daha da azalmaya başladı ve bunun neticesinde bu kilise kapandı. 1965'lerde artık kilise kapandı. Ta ki biz Diyarbakır'dan gelinceye kadar. 2015 yılında bir daha açıldı. 2013'te geldik ama Restorasyon çalışmaları, izinler vs. işte... Yani yaklaşık 50 yıl boyunca, 50-60 yıl boyunca kilise kapalı kaldı. Sonra tekrardan restorasyon ettik. Bir daha aktive ettik. Yeniledik Rabb'in evini. Hamdolsun. Ve o günden bu yana da haftanın 6 günü açıktır. Sabahtan akşama kadar her pazar günü ibadet var saat 12'de. Halkı açık. Katılmak isteyen herkes de katılabilir.
[00:05:53] Speaker A: Ve Mardin'in sadece bir protestan kilisesi anlamında değil de turistik anlamda da ziyaret edilen bir kilisesi. Çünkü her yerde yolda yürürken görüyorsunuz Mardin Protestant Kilisesi ya da Protestant Kilisesi olarak işaretler var. Ziyaretçiler kaç kişi geliyor, gelen var mı o kadar?
[00:06:09] Speaker B: Tabi tabi burası antik bir binan olduğu için binan yaşı bilinmiyor. Ne zaman yapılmış ne bizde ne müzede bir kayıt yok.
Antik bir binan olduğu için Mardin'e gelen turistler de eski yerleri görmek istediği için geliyorlar buraya. Mardin'de merkezde, şehir merkezinde aktif olan iki kilise var. Bir tanesi burası Mardin Protestan Kilisesi, bir tanesi de Süreyya'nın Ortodoks Kilisesi, Kırklar Kilisesi diye geçer. Bir tanesi de o. Haliyle turistler gelince buraya geliyorlar. Yani yılda buraya çok kişi geliyor. On binlerce insan buraya ziyaret ediyor. Kapı tarafında İncil'lerimiz de var. O maksiyen alıp götürebilir Türkçe, Kürtçe, Arapça. Çünkü Mardin dinler ve diller şehri. Kim hangi dilde isterse o dilde okumak mümkün. Alıp götürebiliyorsun. O da var. O şekilde bir hizmetimiz var.
[00:06:50] Speaker A: İndiğin o son nokta, Mardin'i Mardin yapan o farklı kültürlerin ahenk içinde, esenlik içinde bir arada olması.
geldiğimde de hep onun etkisinde kalıyor. İnsan ister istemez. Suriyenler bir yanda, Kürtler, Araplar, Türkler böyle ziyaret eden insanlar kalan taşınan insanlar var. Devamlı bu tarihi bir yer olduğu için turistlerle birlikte çok farklı gruplar var. Fakat o lütufkar böyle insanları böyle güzel bir yüzle karşılayan, ayrıştırmayan bir de tutum var. Siz bunu nasıl gördünüz? Çünkü Diyarbakır elbette o kadar uzak değil ama sonuçta Mardin bu bölgeden değilsiniz.
[00:07:28] Speaker B: Kültür çok farklı.
[00:07:29] Speaker A: Evet.
[00:07:29] Speaker B: Bir saat mesafe ama kültür çok farklı. Aynı değil.
[00:07:32] Speaker A: Doğru. Nasıl karşılandınız? İlk başta biz buraya bir protestan kilisesi kurmak için geliyoruz mu? Oldu ya da ilk adımı kim attı? Nasıl atıldı? O günlere bir geri dönersek.
[00:07:42] Speaker B: Evet. İlk kısımları çok zor. Yani bir yere giderseniz her ne kadar eskiden orası varsa da ama mevcut yaşayanlar orayı unutmuş. Çünkü arada 50 yıl geçmiş, kapalı kalmış ve onu bir daha canlandırmak kolay değil. Buraya geldik, Mardin hem bize yakın hem de böylesi bir binamız da var. Tabi o zaman bina bizde değildi. Bizim Süreyni kardeşlerdeydi. Sonra konuştuk, sağ olsunlar tekrar bize verdiler anlatarı ve restoran ettik, açtık. İlk geldiğimizde birçok kez, 4-5 sefer bizim tabelalarımızı kırdılar. Dışarıdaki kimseler, bilmiyoruz kim, yani her yerde var tuhaf kişiler. Mardin'de de var. Yani bu yine de Mardin'in o farklılıklarla bir arada yaşama kültürüne gölge düşürmez.
Ama yeni bir şeye insanlar kolay kolay alışamıyorlar.
Protestant Hissesi tabelasını görünce, yazısını görünce kırıyorlardı. Kırdılar, biz bir daha yaptık. Kırdılar, bir daha yaptık. Kırdılar, bir daha yaptık.
Sonra artık kırmadılar. Dediler ki buna tamam artık bu kalıcı bir şey yani alışmamız lazım.
[00:08:43] Speaker A: Tabireciyle baya bir işli dışlı olduğumuzu biliyorum.
[00:08:46] Speaker B: Evet ondan sonra da öyle kaldı artık. Mesela ilk hatta bir sefer biri kırmaya geldi. Buradaki esnaf bırakmadı tabirelerimizi kırmaya. Niye?
Kiliseyi yeni yaptığımızda Şimdi karşımızda, kilisenin hemen kapısının karşısında caminin duvarı var, Latife Camii. Yani Mardin'de cami ve kilisenin en yakın olduğu nokta şu an burası. Hemen kilise, kapının karşısı cami, Latife Camisi. Restore ederken kiliseye tabela yaptırdık. Belediye işte dedi, biz tabela yaptıracağız, kahverengi tabela, kiliseyi anlatan, büyük bir metre, 70-80 cm uzunluğunda bir tabela. Caminin tabelası vardı, lambiriden böyle küçülüp bu kadar böyle bir basit bir tabela, işte levha diyelim.
Sonra gittim matbaya, dedim bir tane de aynı ölçülerde, aynı boyutta, aynı genişlikte, uzunlukta ama yeşil olacak rengi. Bizimki kahverengi, o yeşil olacak.
Latifiye camisi yazdı üzerinin. Hocam dedi ya, sen o camidir ya, siz ne ilgilendiniz, siz kiliseninkini yapın. Dedim, sana ne?
Ben yaptırıyorum. Bir tane de yap Latife Camii dedim. Hatta iki tane yaptırdım. Bir tane Arasolak için, bir tane Anacada için. Onu da ben yapıştırdım. Latife Camii'ni de ben yaptırdım. Ondan sonra esnaf vakti hoşlarına gitti.
Dediler niye? Öyle yapıyorsunuz ya, siz Hristiyansınız, papazsınız. Dedim İncil'den bunu öğrendik. Diyor komşunu kendin gibi seveceksin. Benim komşum cami. Kendim gibi seveceğim. O zaman bu tip şeyler gerçekten sözde kalmamalı, özde kalmalı. Camidir evet ama benim komşumdur yani. Kendim için yaptım. Şimdi kilisenin orada güzel bir tabelası varsa yanında da caminin böyle küçük plastikten hiç de iyi olmayan bir tabelası benim içime el vermedi dedim. Ya bu hoş değil, hoş durmaz ya. Aynısından bir tane de caminin ikini yaptıracağım. Yan yana koyacağım. Biri sağa, biri sola gidiyor. O şekilde yaptırdık. Çok güzel şeyler bunlar yani. Sözde kalmamalı.
[00:10:24] Speaker A: Kesinlikle. O başlangıçta bahsettiğin o Süryani Kilisesi devretti dedin. O garip geliyor çünkü Protestan Kilisesi, Süryani Kilisesi bir kadim bir kilise. Dediğin gibi nüfusun da büyük bir kısmını oluşturuyordu bir zamanlar. Süryani Kilisesi ile ilişkiniz nasıl oldu?
[00:10:42] Speaker B: Evet.
[00:10:43] Speaker A: Gelişti.
[00:10:43] Speaker B: Eskiden bir sorunlar vardı. Yani Süryani Ortodoks Kilisesi ile Protestan Kilisesi arasında buna Hristiyanlık içerisinde kuzu çalma denir. İşte cemaat Protestan olsun, öbürler yok. İşte Ortodoks olsun, öbürler yok. Gelin Katolik olun, en doğrusu bu.
Yani herkes kendi tarafından tabii insanları çekmeye başladı. İşte bu mantıktan dolayı ve bu pratikten dolayı bir sorunlar olmuştu. Biz geldikten sonra ben daha farklı yaklaştım. Kimar'ın ilk gelen de öyle yaklaşmıştı. İlk marine gelen protestan kişi öyle yaklaşmıştı. Ben de onu örnek aldım. Dedim bu şekilde olması lazım. Biz kardeşiz.
Hristiyanız. İslâmiyete emanet ediyoruz ama farklı yollardan, farklı gözlerden bakıyoruz olaya.
Farklı teolojik bakış açılarımız var. O şekilde bakıyoruz. Ama dedim biz kardeşiz. Tamam. Gidip geleceğiz. Birbirimizin evine de gideceğiz. Birbirimizin kilisesine de gideceğiz. Ama kim nereye gidiyorsa oraya gitsin. Bu nedenle Ortodoks'a Gitsin kendi kilisesine. Bize de geliyorsa buyursun gelsin. Biz de oraya gideceğiz, geleceğiz ama... Hani oradan kopmayacağız. Veya bizimki buradan kopmayacak. O şekilde bir yöntem, o şekilde bir kardeşlik yolunu izledim. Öyle diyelim.
Yani esenlikli olsun. Çünkü aynısı bizim de hoşumuza gitmez. Yani biri, yani fark etmez hangi kilise olduğu. A kilisesi, B kilisesi, bizim kiliseden, bizim cemaatimizden herhangi birini alırsa, bir daha oraya gitme, sen bize gel, orası yanlış derse ne düzeyde üzülürüz? Aynısı onun için de geçerli. O da o düzeyde üzülür. Bu nedenle o şekilde bir bağ kurduk, o şekilde ilk adımı attık ve ilk geldiğimde de buradaki dini görevlilerle de o şekilde konuştum. Dedim, evet ben yeni geldim, beni tanımıyorsunuz, çekinceniz olabilir ama ben size söz veriyorum, ben eskilerin davrandığı gibi davranmayacağım. Ben o şekilde bir yol izlemiyorum.
Biz kardeşiz, gideceğiz, geleceğiz, ayrı bir şey ama sizin kuzunuzu almayacağım.
Sizin kuzunuz sizindir, bizim kardeşimizdir. Biz kardeşiz, gideceğiz, geleceğiz, sorun yok. Ama biz o şekilde yapmayacağız. Öyle bir mantığımız yoktur. İçiniz rahat olsun.
Dedim tabii, şimdi ben söylüyorum, siz diyeceksiniz ya biri gelmiş bize bu lafları söylüyor da. Çünkü güven lafla olmuyor. Güven zamanla ve o istikrarı göstermekle oluyor.
Günün sonunda şu an buradayız ve aynı şekilde devam ediyoruz. Birbirimizi seviyoruz, gidiyoruz, geliyoruz, sorun yok.
Evet.
[00:13:01] Speaker A: Çok güzel. Protestan kiliseler arasında bile oluyor. Yani Ortodoks, Katolik, Protestan zaten bunun üzere kitaplar yazılmış. Fakat Protestan kiliseler arasında bile bir şehirde ikinci bir Protestan kilisesi açıldığında acaba nasıl bir yol izleyecekler? Bir tedirginlik oluyor. Özellikle bir ilişki yoksa, merhaba biz de böyle bir yola başvuracağız, gelin birlikte yapalım ya da bizim için dua edin diyerekten yol izlemek yerine böyle gizli adımlarla yapılınca bu sefer insan tedirgin oluyor.
Biz hissediyorsak Süryani kardeşlerimizin de farklı hissetmesini bekleyemeyiz. Daha önce hem Mardin hem de Midyat'a gittiğimde şunu fark ettim. İstanbul'da oturdum uzun yıllar. Fakat burada gördüğüm Süryanilerin Türklerle paylaşma isteği ya da Türklerin Hristiyan olmasını yürekten arzulamasını ne yazık ki bazen İstanbul'a ya da büyük bu metropol yerlerdeki bazı kiliselerde göremiyorum.
[00:13:57] Speaker B: Neden?
[00:13:57] Speaker A: Çünkü çok geçmişte acı çektikleri için. İster istemez o kırgınlıklar oluyor ve bizim de o alçak gönülde o ilişkileri bir şekilde tedavi etmemiz, merhem olmamız gerekiyor Rabbin sözüyle, O'nun sevgisiyle. Fakat burada dediğim gibi Süryani Kilisesi içten en azından benle konuştuklarında onlarla bir türlü olan bütün diyaloglarımı çok içten bir şekilde bu arzularını dile getiriyorlar. Neden Süryani kardeşlerimizle ilişkin çok derinden olduğu için Neden geriye dönüp de, ya siz bizlere bunları yaptınız, hem protestan olarak hem de Kürt, Türk, daha büyük bir etnik anlamda daha büyük bir popülasyona sahip olan grup olarak, neden böyle bir tepkili, ya da ben görmedim, tepkili davrandılar mı size yoksa tepkili davranmadılarsa neden sizce böyle bir yaklaşımları var?
[00:14:43] Speaker B: Tam tersine iyi şekilde karşılanıyoruz. Kötü değil de iyi şekilde karşılanıyoruz onlarca.
Biz de o şekilde yaklaşıyoruz, sevgiyle yaklaşıyoruz.
ve o şekilde yaklaşınca da karşını o şekilde alıyorsun, etki tepki meselesi. Ve bunu da istiyorlar, bir şeyler görüyorlar bence. Bir seferinde bir, daha önce de anlatmıştım başka kardeşlere de, arkadaşlara da, bir tane Süryani Melfono deniliyor, onunla konuşuyorduk. Dedim sizce ne oldu yani halkımızın geçmişte çektiği bunca acılar niye oldu?
Yani kitaba baktığımızda acaba bir lanet gibi mi? Yani nasıl yani siyasi boyutu insanlar tartışıyor ama işin sosyolojik boyutu nedir, dini boyutu nedir? Sizin fikriniz ne bu konuda? O acıların çekilmesinin nedeni ne olabilir sizce? Kendisi dedi, kendi ifadesiyle dedi biz lanete uğradık. Dedi müjdenin lanetine uğradık. Biz müjdeyi vermedik komşularımıza, etrafımıza. Bunu anlatmadık. Evet geçmişte yani 7. yüzyıla kadar Süreyya'nın kilisesi çok müjde verdi. Bütün dünyaya. Ama 7. yüzyıldan sonra durduk. Ve ondan dolayı 7. yüzyıldan sonraki kısmı için söylüyordu tabii. Önceki için değil. Tarihte evraklar var, belgeler var. Süryani milleti bu konuda müjdeyi yayma konusunda büyük çabalar sarf etmiş bir kilise. Ama o son kısmı, 7. yüzyıldan sonraki kısmı için dedi, biz vermedik, durduk. Vermeyince müjdenin lanetine uğradık dedi. Biz komşularımıza bunu anlatmadık. Anlatsaydık bu olmayacaktı. Bizim başımıza bu çektiğimiz acılar gelmeyecekti. Bu ilginç bir bakış açısı, ilginç bir yaklaşım gerçekten de. Ben de katılıyorum buna. Yani onlar kısmından değil ama müjdenin laneti konusuna. Müjdenin bereketi var. Verirseniz bereket alırsınız, karşıdaki de bereket alır. Ama müjdeyi vermezseniz eğer, İkinci Krallar'da var güzel bir pasaj. Asur Kralı Samiriye'nin etrafını kuşatıyor. Sonra kıtlık başlıyor. Gidemiyorlar, gelemiyorlar. Cüzamlı var, 3-4 tane cüzamlı var kapı tarafında. İçeri giremiyorlar çünkü içeri almıyorlar cüzamlıdırlar diye. Alsalar bile içeride yemek yok. Birkaç aydır kuşatma altında yemek yok, su yok.
Dışarı gidemiyorlar çünkü hemen surların öbür tarafında biraz daha uzağında yerleşmiş Asur ordusu var.
O zaman karar veriyorlar. Biz gidelim ya oraya. Zaten içeri giremiyoruz. Girsek de öleceğiz zaten açlıktan. Asura gidelim. Belki bir ihtimal canımızı bağışlarlarsa yaşarız. Yemek var orada, her şey var. Bağışlamazlarsa da ölürsek ölelim. Ne olacak? Zaten ha burada öldük, ha orada öldük. Fark etmez. Gidelim. Gidiyorlar, bakıyorlar ki kimse yok.
Rabbim meleği görünmüş gece onlara. Büyük bir kalabalık ses çıkartmış melekler. Onlar da bir ordu sanmış bunu. Hepsi ordugâhı bırakmış, terk etmiş, kaçmış gitmiş. Ordugâh boş.
Tevrat'tan bunu okuyoruz. Ondan sonra hem yemek yiyorlar, hem orada altın, gümüş ne varsa değerli şeyleri götürüp gömüyorlar, saklıyorlar. Sonra bir daha dönüyorlar, öbür çadıra giriyorlar vs. Çadırlar her şey duruyor olduğu gibi. Sonra bir tanesi şunu diyor. Ya diyor biz yanlış yapıyoruz, durun.
Bugün müjde günü.
Bugün müjde günü, müjdeyi vermemiz lazım.
Eğer vermezsek, sabaha kadar beklersek cezaya çarptırılacağız.
Lanete uğrayacağız, cezaya çarptırılacağız.
Bugün müjde günü, müjdeyi vermemiz lazım. Ne yapıyoruz biz böyle?
Ondan sonra bırakıyorlar her şeyi orada, gidiyorlar, kente haber veriyorlar. İşte gelin, orada kimse yok artık, kuşatma kalktı, askerler yok, özgürsünüz, orada yiyecek de var falan. Ondan sonra halk kurtuluyor.
Bu ilginç bir konu. İncil'de de yani tam bunun gibi olmasa da bir mina örneği gibi veriyor ya İsa Mesih kimine, işte bir kimine, üç kimine, beş.
Dolayısıyla kişi bunu işletirse daha da berketleniyor. Ama işletmezse o minayı elindeki de ondan alınıyor.
Bu nedenle o bakış açısı bu yönüyle ele alındığında mantıklıdır. Müjdenin bereketi var ama müjdenin laneti de var. Birlikte susarsan, onu paylaşmazsan o zaman orada bir sıkıntılar başlayabilir.
[00:18:22] Speaker A: Bir önceki podcastlerden birinde bu konuya şöyle değinmiştim. Üniversitedeyken bayağı bilgiliydim. Kilise tarihinde kimler nereye gitmiş, özellikle bizim topraklardan gönderilen insanlar olmuş. 1800'lerde Rum kilisesi mesela yüzden fazla misyoner göndermiş diğer ülkelere. etrafa ve sonra Hindistan tarafından baktığımda çoğunun Ortodoks Kilisesi, Süryani Ortodoks Kilisesi bağlarından dolayı Malatya doğumlu kilise babaları.
[00:18:48] Speaker B: Evet, evet.
[00:18:48] Speaker A: Malatya, Tunceli, Sivas o bölgeden gönderilmiş dediğini çok doğru yani çok inanılmaz bir müjdeyi paylaşma var fakat bu sanki yeniden doğuyor gibi çünkü bir arkadaşım var kardeşim ismi Fırat, Fırat kardeşim paylaştı arayıp beni telefonla nasıl iman ettiğini ve iman ettiği kilise bir Süryani kilisesi Almanya'da ve diyor oraya gittim onlar benimle müjdeyi paylaştı ve şimdi hem bir yandan o litürjiyi öğreniyor hem de onlardan müjdeyi duyuyor ve bu dilerim ki tekrardan doğan bir güneş gibi bu müjdeyi paylaşabilirler çünkü çok derin bir tarihleri var.
[00:19:24] Speaker B: Amin, amin. Gerçekten öyle. Dolayısıyla Süleyman'ın kilisesi çok göklüdür.
Ve geçmişte Müjde'nin de yanı sıra teolojik açıdan da çok önemli şeyler yapmışlardır.
Mesela İznik Konsili'ni biliyoruz hepimiz. Bu sene tam da 1700. yılı. Doğru. Milattan sonra 325 yılında yapıldı. Şimdi de 2025'teyiz. Tam 1700. yıl dönümü İznik Konsili'nin.
Kaç kişi katılmıştı? 316 kişi yanlış hatırlamıyorsam katıldı.
Bunlardan iki tanesinin mezarı Mardin'de. O 316 din adamının konsile katılmış olan o din adamının iki tanesinin mezarı Mardin'de, Nusaybin'de. Muriakub ve Murevgin.
Bunlar bu bölgeyi temsilen İznik konsiline katıldılar.
Ve mezarları burada yanı başımıza. Gidip ziyaret edebiliyorsunuz. Bu Mor Yakup, İznik Konsili'ne katılmış 1700 yıl önce. Bu da Mor Evgin, onun arkadaşı. Ve bunlar büyük öğretmeler, o zamanki İncil öğretmenleri, müjdeci kişiler, etkili kişiler. Onun için bütün bölgeyi temsilen İznik'e gidiyorlar. Orada tartışıyorlar, kararlara katılıyorlar veya katılmıyorlar, fikir beyan ediyorlar. Yani böylesi etkili kişiler. Ve burada şu an iki tanesi mezarı burada.
Bilmiyorum o 316 kişinin mezarları, diğerleri nerede, var mı, yok mu, belli mi, değil mi bilmiyorum ama iki tanesi Biliyoruz burada, Mardin'de duruyor. Bu değerli bir şey. Değerli topraklardayız.
[00:20:39] Speaker A: Kesinlikle bir miras. Kendi inançlarını gittip savundular ve onun, o inancın gereksinimlerini de yerine getirdiler. Aynı şekilde Morefrim'de ilahi yazarak. Yine Morefrem miydi?
[00:20:51] Speaker B: O da onlardan biri. Üçüncü kişi. Ben onu niye söylemedim? O Urfa'dan katıldı. Mezarı bilinmiyor. Nerededir bilinmiyor. Onun için üçü gidiyor. Yani Morevgin, bu bölgeyi Morevgin, Moreyakup ve Morefrem. Üçü birlikte gidiyorlar.
[00:21:04] Speaker A: Morefrem'de güzel yanı ilahiler de. inancı savunuyor. Diğerleri bir argüman sunarak, yazarak o da ilahilerle İznik Konsülü'nün o açıklamasını savunuyor. Çok değerli.
[00:21:16] Speaker B: Üçünün karakteri çok ilginç. Mesela dediğiniz gibi Mori Efrem ilahilerle bunu yazmış ve çizmiş ve söylemiş de savunmuş da.
Mori Yakup öğretmen, teolog.
Çok ciddi bir teolog. Ve o zamanki, yani ilk üniversite Haran Üniversitesi denir ya, Moriafrem orada, yani o kısımdadır. Ve Moriakup'ta Nuseibin'den, Nuseibin'de de benzer bir üniversite vardı. Hatta taş da çıktı, orada bir yazılı taş çıktı. Birleşmiş Milletler geçici kararnamesine alındı UNESCO'nun. Orası belki en eskidir. Yani Nuseibin daha eski olabilir şeyden ise, Haran Üniversitesi'ndense, Nuseibin Üniversitesi daha eski olabilir ve o da orada öğretmendi.
teoloji alanında da gelişkindi.
Ve Murevgin de müjdeleme konusuna çok etkindi. Üçünün farklı farklı hizmetleri vardı. Murevgin acayip bir müjdeci biri ve bütün bu dağlık kısmı iman etmesini vesile olan kişi kendisidir. 70 tane öğrencisi var ve her biri ikişer ikişer müjdelemeye gönderiyor. Bu da Murevgin. Yani her birinin farklı bir şeyi var, farklı bir izlediği yol var, hizmeti var. Biri müjdecilik konusuna çok ileride, biri teolojik eğitimler konusuna çok ileride, öbürü Yine hem teolojik etme hem de ilahiler ile bunu anlatım konusunda çok ileride farklı.
[00:22:24] Speaker A: Kesinlikle. Hocam o zaman geri dönecek olursak Mardin Protestan Kilisesi önümüzde elbette bir pastor olarak eminim böyle ya şunu da bu yıl şunu toparlayabilsek önümüzdeki yıl belki şunu yaparız diyerek bazen geleceği düşünmek zor olabiliyor. Önümüzdeki problemleri de düşünürsek acaba şu olacak mı acaba bu olacak mı diye. Fakat Mardin Protestan Kilisesi için bir pastör olarak, buranın pastörü olarak, 13 yıl dediniz değil mi? Buranın bir pastörü olarak dileğiniz arzunuz ne? Mardin Protestan Kiliseleri'nin nasıl tanınmasını istiyorsunuz ya da nasıl tanıtıyorsunuz?
[00:22:57] Speaker B: İlk geldiğimizde, o ilk yıl bir grup gelmişti. Amerikan Korelileri öyle diyeyim. Yani Amerika'da oturuyorlardı ama Kore'den de tabii gitmişler. Orada artık büyümüşler veya doğmuşlar.
Ve ne bileyim hepsi de pastördü. Böyle gezmeye geldiler buraya da.
Gitmeden dediler ki sizin için dua edebilir miyiz? Tabi dedim lütfen minnettar olurum. Sonra dua etmeye başladılar.
Ondan sonra bir pastör dua ederken bir görüm gördüm dedi. Rabbim bana gösterdi.
dedi burada kalın buradan ayrılmayın yani Mardin'de kalın buradan ayrılmayın çünkü şöyle gördüm Rab sizi bir taşın göle atılması gibi buraya koydu ve nasıl bir taş göle atıldığında dalga dalga böyle etrafına böyle çember çember böyle çizer bütün gölü etkilerse sizin de burada oluşunuz dalga dalga bütün ülkeyi bölgeyi ve bütün ülkeyi etkileyecek böyle bir taşın düşmesi gibi dalga dalga dalga dalga böyle çember çember işte bütün bu yüreği etkileyecek. Onun için o şekilde esir kullanacak. Ve şu an, tabi o zaman henüz kiliseyi işte rastöre edebilecek miyiz, edemeyecek miyiz? Çünkü öyle bir söz konusu değildi henüz. Kilisenin bizimle olup olmaması da söz konusu değildi.
Ama o olaydan iki yıl sonra kiliseyi açtık. Hamdolsun.
Ve çok etkili bir şekilde Anlatıyoruz da. Gelen insanlara anlatıyoruz. Rabbin sevgisini anlatıyoruz.
Bağışlayıcılığını anlatıyoruz. Yargılamamasını anlatıyoruz. Gelen herkese, Türkiye'den gelen herkese. Bunlar çünkü önemli değerler. Ülke olarak bunların çok farkında değiliz. Ülkemizde sevgi eksikliği, sevgi yoksulluğu var ve kutuplaşma çok fazla.
Millet olarak insanlar birbirlerini sevmeyebiliyor. Parti olarak, ideoloji olarak birbirlerini sevmiyor. Din olarak birbirlerini sevmiyor.
O zaman bunu anlatınca hoşlarına gidiyor ve yargılamayın diyoruz İncil'den. Bunlar değerli öğütler İsa Mesih'in söylediği. Birbirinizi yargılamayın. Sevin, yargılamayın. Geldiğiniz mahallede hoşgörü şehridir. Hoşgörü, sevmenin, yargılamamanın ortaya çıkarttığı bir davranış biçimidir. Tek başına bir konu değildir. Ne diyeceksiniz? Hoşgörülü ol diyerek nasıl öğretirsiniz karşıdakine? Hoşgörülü ol. Ne demek yani? Hoşgörülü ol ne demek? Sev ve yargılama. Otomatikman hoşgörü dediğimiz şey ortaya çıkar. Ve bağışlama konusunu anlatıyoruz. Tabi bu hani insanların hayatına dokunan kısım.
[00:25:11] Speaker A: Doğru.
[00:25:11] Speaker B: Öbür dünyayla ilgili kısmı da İsa Mesih'in kurtarıcılığını anlatıyoruz. Bu da işin öbür kısmı. Ve insanlar çok etkileniyorlar. Çok hoşlarına gidiyor bu her yere bağışlama konusunda. Bazen anlatıyorum insanlar ağlıyor. Nasıl ya diyor bağışla. Çünkü insanlar çok acı çekiyorlar. Gerçekten öyle bir acılar var ki dünyada gel de bağışla. Hiç de kolay olmuyor. Doğru.
[00:25:28] Speaker A: Rabbin sözünden paylaşırken bence yeni iman etmiş ya da etmek isteyen insanlarla konuşurken bunu çok görüyoruz yani bir çok derin bir acısı var şeyde değil yani ben yaşamadığım için o acıyı hadi affet hadi affet değil de sanki yap hadi olsun bitsin 20 yıl taşıdığı 30 yıl taşıdığı bir acı bir anda geçmiyor fakat Rabbin o Hani ayette de dediği gibi o kralın o çok borcu olan kişiyi affetip sonra onun gidip aynısını yapmaması gibi. Odak noktamız problem değil de böyle hafif hafif böyle iki pasça bir yere gelince de tutamıyoruz da. Yani onun değil de Tanrı'nın bize olan sevgisine odaklanmak. Bence insanların gözünü ona çevirdiğimizde onun bize olan sevgisi, merhameti, onun bize olan lütufkar yaklaşımı bizi de ona benzetiyor ister istemez.
[00:26:17] Speaker B: Bazen bu örneği veriyorum bu konuda. Hani nasıl bağışlarsınız? Tabii o kral örneğini veriyorum. Yani daha çok günahını bağışlamıştır. Ama şunu söylüyorum yani bağışlamıyorsunuz karşıdaki size karşı bir günah işlemiş. Siz hiç günah işlemediniz mi? Yani bağışlatmayı daha hafif hale getirebilmek adına söylüyorum. O zaman düşün. Sen hiç günah işlemedin mi? Sen hiçbir kimseye karşı yanlış yapmadın mı? hakkına, hukkuna girmedin mi?
Ne bileyim, arkasına dedikodusunu yapmadın mı?
Mutlaka yapmışızdır. O zaman kişi kendi günahına odaklanınca karşıdakinin günahını bağışlaması o kadar kolay oluyor. Ama kişi kendi günahına odaklanmayınca kendisini kusursuz sayıyorsa asla bağışlayamaz karşıdakini. Bu nedenle yönlendiriyorum yani kendi günahınıza odaklanın. Var mı sizde? Sizde yapmadınız mı benzer şeyler? Yaptınız.
O zaman yaptıysanız, o da yaptı. Bu işin bir boyutu. Ama işin öbür boyutu, yani çok ciddi kötülükler var. O size karşı yapılanı siz yapmadınız belki.
Ama biz o bağışlamamanın esiri oluyoruz. Hayatı kendi kendimize zehir ediyoruz. Bize kötülüğü yapan zaten unutmuş, gitmiş, umurunda değil.
[00:27:17] Speaker A: Doğru.
[00:27:17] Speaker B: Biz kendi kendimizi heba ediyoruz. Bazen şu psikolojiyle, bağışlamayacağım, sanki intikam almaya çalışıyoruz, alıyoruz sanki. Ya intikam o şekilde alınmaz. Alamıyorsun da zaten. Tam tersine, o unutmuş gitmiş. Sen kendi kendine hayatı zehir ediyorsun. O zaman bunu yapma. Bu nedenle Rab, bağışla dediğinde bizim iç huzurumuzu düşündüğü için bunu izliyor. Diyor, sen bağışla. Bazen kişi diyor, ama onun yanına mı kalacak? Bu da işin öbür yanlış boyutu. Yanına kalacak demedik. Yanına kalacak demedik. Bağışla dedik. Ne diyor İncil'de, Romalılarda, 12. bölümde? Sen kötüye karşı iyi davran. Kötüyü iyilikleyen, Rab diyor, öc benimdir, ben karşılık vereceğim. Haa, demek ki Rab diyor ki, sen iyi olanı yap ama öcü bana bırak. Önce bana bırak. Bu nedenle hani o kısımda aklımızın bir köşesinde dursun. Yani sen bağışladın diye Tanrı bağışlayacak diye bir şey yok. Ama tabii şunu da yapmamak lazım. Hani çünkü iyi olanı yapmamızı istiyor Tanrı.
Tamam ben bağışlıyorum ama oradan da bakayım bakayım Tanrı ne getirecek başına. Ya ona da peşine düşme yani sen unut git.
Sen onu git, bırak, Tanrı'ya bırak.
[00:28:17] Speaker A: Doğru ama İsa Mesih'in dediği gibi hocam, yani sözleri o kötülüğe iyilikle karşılık ver, iyilikle yani düşmanlar için dua et, onları bereketle ve bu pratik biraz zor geliyor. Çünkü bize öğretilen dişe diş kana kan. Bir yaptıysa bir, belki iki.
[00:28:33] Speaker B: Tabi tabi.
[00:28:34] Speaker A: Biraz arttırılaraktan yapıyoruz biz bunu. Bu kadar öğretilen sonra İsa Mesih'in mesajı bence bu nedenle hem biraz ters geliyor. Dünyaya ters de.
[00:28:43] Speaker B: Tabii.
Sevgi felsefesi. Sevgi felsefesi. Çünkü özünde o bahsettiğiniz göze, göz, dişe, diş bu kötülüğü çözmez. Felsefi anlamda eğer ki siz özünde vurmayı kötü sayıyorsanız, ya sen vurdun, o vurdu. Ne oldu?
Eğer ki sen vurduysan sen kötülüğe yenilmiş oldun demek ki. Demek savunduğun değeri sen heba ettin.
Ama tersi davranmak da zordur. Kolay değildir yani. O senden nefret ediyor, sen seveceksin. Ama uzun vadede sen başarılı çıkacaksın, kârlı çıkacaksın.
Sevgi eninde sonunda baskın gelecek. kötülük değil. O nedenle sevmek lazım. İhtiyacımız olan da odur. Toplumsal barış için, evrensel barış için sevgiyi ve nezaketi ön plana çıkartmamız lazım.
[00:29:26] Speaker A: Ağzına sağlık hocam. Dilerim Mardin Kilisesi, Mardin Protestan Kilisesi böyle olur. Bu bölgede olmaya devam eder. Çünkü biliyorum çok kişi geliyor, ziyaret ediyor. Verdiğiniz umut mesajı Koreli pastalarında dediği gibi dalga dalga yayılıyor. Çünkü Türkiye'nin birçok yerinden gelip sizi ziyaret ediyorlar. Bu anlamda çalışmalarınızı, emeklerinizi, hizmetinizi bereketlesin.
[00:29:46] Speaker B: Teşekkür ederim.
[00:29:47] Speaker A: Özgürce'ye katıldığınız için, eşlik ettiğiniz için çok teşekkürler kardeşler. Sorularınız varsa benim için ve elbette Pastor Ender Peker için lütfen sorun ve elbette gelin ziyaret edin. Kilise haftanın 6 günü açık, pazartesi hariç. Gelin ziyaret edin, eminim size oturmanız için bir yer verilecektir burada ve almak istediğiniz kitapları da buradan alabilirsiniz. Çok teşekkürler. Videoyu beğenip kanalımıza abone olursanız çok seviniriz. Kendinize iyi bakın, esen kalın.